Filtreli Hayatlar ve Takip Edilen Boşluk
Bir zamanlar “ünlü” denince sinema yıldızları, sanatçılar, sporcular gelirdi akla. Şimdi ise ekranı kaydırıyoruz ve bir bakmışız; sabah kahvesini gösteren, yeni aldığı çantayı tanıtan, kendi hayatını 7/24 yayınlayan biri olmuş milyonların rol modeli. Kim olduklarını tam bilmiyoruz ama ne yaptıklarını çok iyi biliyoruz. Çünkü artık hayatlarımızı influencer’ların hayatları şekillendiriyor. Ve fark etmeden, onların rüyasını yaşarken kendi gerçeğimizi kaybediyoruz…
Günümüz gençliği artık sabah kahvaltısını bile Instagram filtresiyle görüyor. TikTok’ta ünlü birinin önerdiği ürünü almadan markete adım atmıyor. Sosyal medyanın influencer adı verilen görünmez kahramanları yalnızca ürün tanıtmıyor; yaşam tarzı, beden algısı, değer sistemi ve hatta özgüven üzerinde de belirleyici oluyor. Ancak bu etki her zaman olumlu değil.
17 yaşındaki Zeynep, sevdiği bir influencer’ın “bu detoksla 3 günde inceldim” dediği içeceği içiyor, öğün atlıyor ve fenalaşıyor. 15 yaşındaki Ali, pahalı kıyafetler giyip lüks yerlerde gezen bir fenomeni örnek alıyor, ailesine maddi baskı yapıyor ve bir süre sonra içine kapanıyor. Makyaj videoları çeken fenomenleri izleyince hiç bilmediğimiz hatta ihtiyacımız olmayan ürünleri satın alıyor, “cesaret” adı altında giyilen bol dekolteli kıyafetleri nerede nasıl giyebiliriz diye planlar yapıyoruz. Bu tür örnekler artık şehir efsanesi değil, okullarda rehber öğretmenlerin dosyalarında duran dijital gerçekler.
“2023’te yapılan bir araştırmaya göre, gençlerin %70’i influencer olmak istediklerini belirtiyor. Diğer kariyer seçenekleri ise yalnızca %20 gibi düşük bir oranla tercih ediliyor. Bu, sosyal medyanın gençler üzerindeki etkisini açıkça gözler önüne seriyor.”
Sosyal medya bir sahne; ancak izleyiciler, perde arkasını göremiyor. Filtreli yüzler, sponsorlu hayatlar, kurgusal mutluluklar… Gençler ise bunu gerçek sanıp kendilerini yetersiz hissediyor. “Ben neden onun gibi değilim?” sorusu kısa sürede “Ben hiçbir zaman yeterli olamayacağım” inancına dönüşüyor.
Sosyal medya etkileyicileri bu çağın yeni yıldızları olabilir, ama unutulmamalı: Her parlak yıldız, ışığıyla ısıtmaz. Kimi zaman sadece göz kamaştırır ve yönümüzü şaşırtır.
Görmekle Anlamak Arasındaki Fark
Bir fotoğrafı beğenmekle, o fotoğrafın neyi temsil ettiğini anlamak arasında dağlar kadar fark var. İşte bu farkı ayırt edebilme yeteneğine “sosyal medya okuryazarlığı” diyoruz. Bu, 21. yüzyılın en önemli yaşam becerilerinden biri.
Elif, 11. sınıf öğrencisi. Instagram’da gördüğü bir cilt bakım ürününü kullanıp yüzünde ciddi bir alerji oluştu. Ürünün etkili olduğunu söyleyen fenomenin paylaşımlarının altında “sponsorlu içerik” ibaresi vardı, ama Elif fark etmemişti. Çünkü ona göre her şey samimi görünüyordu.
Sosyal medya okuryazarı bir birey, şunu sorar:
– Bu içerik reklam mı?
– Bu paylaşımın amacı ne?
– Gerçeklik nerede bitiyor, algı nerede başlıyor?
Gençlerimizin bu soruları sormayı öğrenmesi, onları yönlendirmek isteyenlerin karşısına bir kalkan koyar. Aksi hâlde, başkasının hayatını izleyerek kendi hayatını kaçırmak kaçınılmaz olur.
Sosyal medyada gördüğümüz hayatlar filtreli. Hep gülümseyen yüzler, pürüzsüz ciltler, sonsuz tatiller… Peki ama gerçek bu mu? Gerçek olan, o gülümsemenin ardındaki yalnızlık, kıyaslanmaktan bitap düşmüş özgüven, her gün ‘like’ almak için çırpınan ruh halleri.
Sessizliğin Gücünü Hatırlamak
Hiçbir bildirim gelmeden geçen bir gün hayal edebiliyor musunuz? Sabah uyandığınızda ilk iş telefona bakmadığınız, yemek yerken ekranla değil insanla göz göze geldiğiniz, sessizliğin huzur verdiği bir gün… İşte buna dijital detoks deniyor.
Sena, üniversite öğrencisi. Final döneminde telefonunu 3 gün boyunca kapattı. İlk gün panikledi, ikinci gün sıkıldı, üçüncü gün ise yeniden kitap okumanın, düşünmenin, kendiyle baş başa kalmanın keyfini fark etti. O günün sonunda şunu söyledi:
“Ben meğer ne çok şeyi kaçırmışım, kendimi bile…”
Dijital detoks sadece sosyal medyayı bırakmak değil, kendine geri dönmek demektir. Bir gün, bir hafta veya sadece birkaç saat… Önemli olan süre değil, niyettir. Çünkü bazen sessizlik, en yüksek farkındalığı getirir.
Gençlerimize bu alışkanlığı kazandırmak için ilk adımı biz yetişkinler atmalıyız. Ekran süresi yarışında değil, yaşam kalitesi yarışında birinci olmalıyız. Unutmayalım, en değerli bağlantı Wi-Fi değil, insanla kurulan bağdır…

