Milli Eğitim Bakanlığı çok önemli bir karara imza attı.
Karar gereği okul internet sitelerinde ve sosyal medya hesaplarında öğrencilerin fotoğrafları, videoları ve bilgilerinin paylaşımına ciddi sınırlamalar getirildi.
Kararın ardından sosyal medyada iki farklı ses yükseldi.
Bir kesim, “Gerek var mıydı.” diyor.
Diğer kesim ise “Çok doğru bir karar.” diye düşünüyor.
Ben kesinlikle ikinci taraftayım.
Çünkü bu kararın merkezinde fotoğraf veya video yok.
Bu kararın merkezinde çocuklar var.
Yıllarca çocuklarımıza aynı öğüdü verdik.
“Tanımadığın insanlarla konuşma.”
“Adresini söyleme.”
“Telefon numaranı paylaşma.”
“Yabancılardan uzak dur.”
Ama sonra elimize telefonları aldık. Küçük yaşta çocuklarımızın sosyal medya hesapları açmasına izin verdik. Yaptıkları paylaşımları beğendik veya paylaşımlarına yorumlar yazdık.
Ve onların yüzünü, okulunu, formasını, sınıfını, başarılarını, doğum gününü, hatta bazen evimizin önünü bile milyonların görebileceği bir dünyaya kendi ellerimizle bıraktık.
Hiç düşündük mü?
Bir tarafta çocuklarına yabancılarla konuşmamayı öğreten anne babalar…
Diğer tarafta çocuklarının hayatını yabancılara anlatan yine aynı anne babalar.
Paylaşımlarımı sadece takipçilerim görebilir diye düşünüyor olabilirsiniz. İnternete yükleyene kadar fotoğraflarımız bizimdir ama yükledikten sonra kime ait bu belirsiz…
Ne büyük çelişki…
Milli Eğitim Bakanlığı aslında bize şunu söylüyor:
“Çocuklarımızı koruyalım.”
Bu karar okul web sitelerini ve sosyal medya hesaplarını kapsayan bir karar.
Ben bu kararı konuşmayı değil başka bir şeyi konuşmak hatta başka bir soru sormak istiyorum.
Biz gerçekten çocuklarımızı yeterince koruyor muyuz?
Çocuk daha tatile çıkmadan paylaşıyoruz.
“Antalya yolundayız.”
Denize girerken paylaşıyoruz.
Oteli etiketliyoruz.
Canlı konum açıyoruz.
Okulun ilk günü…
Yeni sınıfı…
Karne günü…
Servis saati…
Kurs çıkışı…
Doğum günü…
Hastane odası…
Her anlarını dijital dünyaya bırakıyoruz.
Eskiden fotoğraflarımız albümlerdeydi.
En fazla misafir gelince gösterilirdi.
Bugün ise aynı fotoğraf, saniyeler içinde dünyanın öbür ucuna ulaşabiliyor.
Kaydediliyor.
Kopyalanıyor.
Arşivleniyor.
Ve en önemlisi…
Yapay zekâ için bir veriye dönüşüyor.
Artık bir fotoğraf sadece fotoğraf olmaktan çıkıyor.
Yapay zeka araçları o kadar gelişti ki
Bir yüz, saniyeler içinde taklit edilebilir.
Bir ses kaydı hiç söylenmemiş cümlelere dönüştürülebilir.
Bir görüntü bambaşka videoların içine yerleştirilebilir.
Teknoloji ilerledikçe paylaşmanın bedeli de büyüyor.
Bugün Milli Eğitim Bakanlığı çocuklarımız için elini taşın altına koydu.
Okul sitelerinde belki bazı paylaşımlarımızdan vazgeçeceğiz.
Belki okul sosyal medya hesapları eskisi kadar renkli görünmeyecek.
Ama unutmayalım…
Bir çocuğun güvenliği, en güzel fotoğraftan daha değerlidir.
Bir çocuğun mahremiyeti, en çok beğeni alan paylaşımın önündedir.
Asıl soru şimdi başlıyor.
Devlet okul kapısından başlayan güvenliği sağlamaya çalışıyor.
Peki biz evimizin salonundan başlayan güvenliği sağlayabiliyor muyuz?
Bir tarafta devlet çocuklarımızın dijital ayak izini silmeye çalışıyor.
Diğer tarafta biz, her gün onların dijital hayatına yeni izler bırakıyoruz.
Hem de kendi ellerimizle…
Belki de artık paylaşmadan önce kendimize tek bir soru sormalıyız:
Bu fotoğrafı gerçekten çocuğum için mi paylaşıyorum… Yoksa kendim için mi?
Çünkü çocuklarımız bizim anılarımız olabilir.
Ama onların hayatı, bizim sosyal medya hesabımız değildir.
Onlar bize emanet…
Ve emanet, alkış almak için sergilenen değil; geleceği düşünülerek korunan en kıymetli değerdir.
Belki de çocuklarımızın güvenliği, devletin çıkardığı bir genelgeden çok daha önce başlıyor.
Telefonumuzdaki o küçük butonda…
“Paylaş.”
Bazen bir çocuğun geleceği ile mahremiyeti arasındaki mesafe, yalnızca o tuşa basıp basmamaya bağlı olabilir.

